İçeriğe geç

Çanakkale Şehitlerine Şiiri

Mehmet Âkif Ersoy · İlk yayın: Safahat 6. kitap Âsım (1924) · 84 dize

PDF İndir

Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?
En kesîf orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle “Bu: Bir Avrupalı!”
Dedirir- yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünyâ, Yeni Dünyâ, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi, tûfan gibi, mahşer mahşer.
Yedi iklîmi cihânın duruyor karşına da,
Ostralya’yla berâber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ...
Hani, tâ’ûna da züldür bu rezîl istîlâ!
Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûk-i asîl,
Ne kadar gözdesi mevcûd ise hakkıyle sefîl,
Kustu Mehmedciğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz...
Medeniyyet denilen kahbe, hakîkat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahrîbe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lağam ;
Atılan her lağamın yaktığı: Yüzlerce adam.

Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer;
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer...
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el, ayak,
Boşanır sırtlara, vâdîlere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller
Veriyor yangını, durmuş da açık sînelere,
Sürü hâlinde gezerken sayısız tayyâre .
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermîler...
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdîde güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat îman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sîs-i İlâhî o metîn istihkâm.

Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkîf edemez sun’-i beşer ;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedî’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek.

Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar,
Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor;
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd’i...
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni târîhe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb...
Seni ancak ebediyyetler eder istîâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Rûhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, ridâ nâmıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvîzenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvîzeni lebrîz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Sen ki, son ehl-i salîbin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddîn’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran...
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, rûhunla berâber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,
Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmet Âkif Ersoy 1936 yılında öldüğü için bu eserin özgün metni kamu malıdır. Metin Vikikaynak aktarımından alınmıştır ve CC BY-SA 4.0 lisansıyla paylaşılır.

Çanakkale Şehitlerine Şiirinin Açıklaması

Safahat'ın altıncı kitabı Âsım'ın içinde yer alan bu bölüm, Birinci Dünya Savaşı'ndaki Çanakkale savaşını anlatır. Şiir, “Şu Boğaz Harbi nedir? Var mı ki dünyâda eşi?” sorusuyla açılır: Marmara'ya geçmek için en kalabalık orduların dördü beşi, donanmalarla ufacık bir karayı kuşatmıştır. Avustralya'dan Kanada'ya, çehreleri, dilleri, renkleri farklı kalabalıklar gelmiştir; şair bu saldırıyı vahşet olarak görür ve medeniyet denen şeyin maskesinin yırtıldığını söyler. Ardından savaşın dehşeti anlatılır: Gökler ölüm indirir, yer ölü püskürür, lağımlar patlar, insan parçaları sağanak gibi savrulur. Buna karşın kahraman ordu bu tehdide güler; göğsündeki iman, Tanrı'nın kurduğu sağlam bir kaledir. Şair, “Âsım'ın nesli” dediği bu neslin namusunu çiğnetmediğini söyler. Ardından şehit askere seslenir: “Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!” Onu Bedir'in arslanlarına benzetir; tarihe sığmayacağını, Kâbe'yi mezar taşı, gök kubbeyi örtü, Süreyya'yı kandil yapsa bile hatırasına yetmeyeceğini söyler. Şiir, “Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber” dizesiyle kapanır.

Çanakkale Şehitlerine Ana Fikri

Çanakkale'de imanla direnen asker dünyanın en güçlü ordularını durdurmuştur; onun şehitliği hiçbir anıtın ve tarihin sığdıramayacağı kadar yücedir.

Teması

Çanakkale, şehitlik ve iman

Mehmet Akif Ersoy'un Diğer Şiirleri

Tüm Mehmet Âkif Ersoy şiirleri →