Âhiret Yolu Şiiri
Mehmet Âkif Ersoy · İlk yayın: Safahat 1. kitap (1911), Nazım Parçaları bölümü · 100 dize
Sokakta sâde bir 'âmîn!' sadâsıdır gidiyor:
Mahalle halkı birikmiş, imam duâ ediyor.
Basık bir ev; kapının iç yanında bir tâbût,
Başında çınlayan âvâzı dinliyor, mebhût;
Denildi: 'Fâtiha!'; âmîni kestiler bu sefer,
Göğüsler inledi, derken, açık duran eller,
Hazîn alınları bir kerre okşayıp indi;
Deminki zemzemeler bir zaman için dindi.
Duyuldu sonra imâmın nidâ-yı mağmûmu,
Diyordu:
- Söyleyin Allâh için şu merhûmu,
Nasıl bilirsiniz ey müslümanlar?
- İyi biliriz!
- Yarın huzûr-i İlâhîde toplanıp hepiniz,
Bu yolda hüsn-i şehâdet edersiniz ya?
- Evet!
- İmâm efendi, helâllık da iste, merhamet et...
- Helâl edin hadi öyleyse şimdi hakkınızı.
- Helâl edin hadi bekletmeyin adamcağızı!
Cemâatin yüreğinden kopup 'helâl olsun! '
Nidâ-yı safveti, birden cenâze, ah-ı derûn,
Misâli uğradı evden; fezâda yükseldi
İçerde başladı bir cûş-i nevhadır şimdi;
Baş örtüsüyle kadınlar gözüktü pencereden:
- Bıraktın öyle mi, en sonra kardeşim, bizi sen!
- Yıkıldı dostlar evim, barkım... ah gitti kocam! ..
- Dayım melek gibi insandı; ben nasıl yanmam!
- Tamam otuz senedir komşuyuz da bir kerre,
Kızıp da 'Ey!' demiş insan değildi, hemşîre!
- Zavallı Remziye! Boynun büküldü evlâdım...
- Babam ne oldu?
- Baban... Öldü.
- Etme Ayşe Hanım,
Bu söylenir mi ya? Hicrân olur zavallı kıza...
Ayol, şu öksüzü bir parçacık avutsanıza...
Açın da cumbayı etrâfa baksın ağlamasın...
Göründü cumbada baktım ki tombalak, sarışın,
Sevimli bir küçücek kız... Beşinde ancak var.
Donuk yanakları üstünde parlayan yaşlar,
Zavallının eriyen ruh-i bî-günâhı idi.
Benim o mersiye yâdımda ağlıyor ebedî.
Sefine pâre ki sırtında mevc-i bî-hissin,
Yüzer... Önünde ademden nişâne bir engin,
Çeker durur onu sâhil-cüdâ açıklarına;
Bakar mı bir taşın üstünde durmuş ağlıyana?
Cenâze dûş-i cemâatte çalkalandıkça,
O tahta pâreye benzerdi, düşmüş emvâca.
Nasıl duyar ki uzaklarda inleyen kadını?
Nasıl görür ki yetîmin huruş eden yaşını?
Bu hây ü hûy-i kıyâmet-nümûn içinde söner,
Samîm-i hilkati sûzân eden enîn-i beşer.
Değilmiş öyle geniş nâlenin hudûdu meğer:
Sokak bitip dönülürken kesildi mâtemler.
O tahta pâre-i câmid, o iğbirâr-ı samût,
Güzer-gehindeki eşbâhı bir mehîb sükût
İçinde haşr ederek dalgalarla seyrediyor;
Zemîne bakmıyor artık semâ deyip gidiyor.
Bu mahmilin neye sık sık değişsin efrâdı?
Suâli fikre büyük bir hakîkat anlattı:
Evet bekâ ezecek cism-i zâr-ı fânîyi,
Vücûd çekmiyecek ömr-i câvidânîyi,
Bu bâr-ı müdhişin altında titreyip dizler,
Dayanmıyor üç adımdan ziyâde dûş-i beşer!
Ağır ağır gidiyorken cenâze kâfilesi,
Nihâyet oldu musallâ birinci merhalesi.
Çıkınca üstüne son minberin hatîb-i memât,
Açıldı dîde-i im'âna perde perde hayât.
* * *
Senin en son serîrindir şu bî pervâ uzanmış taş;
Ki nermin hâb-gâhından çıkar, bir gün vurursun baş!
Elinden yok halâs imkânı, mâdâme'l-hayât uğraş...
O, mutlak sedd-i râhındır, aşılmaz.. Muktedirsen aş! '
Musallâ: Müncemid bir mevcidir eşk-i yetîmânın;
Musallâ: ahıdır, berceste, mâtem-zâr-ı dünyânın;
Musallâ: Minber-i teblîğidir dünyâda, ukbânın;
Musallâ: Ders-i ibrettir durur pîşinde, irfânın.
Bu minberden iner nâsûta en müdhiş hakîkatler,
Bu yerden yükselir lâhûta en hâlis kanâ'atler.
Civârından geçer zulmette bî pâyan hayâletler:
Kefen-ber-dûş geçmişler, kalan üryan sefâletler!
Babam, kardeşlerim, evlâdım, annem... Belki bunlardan
Muazzez bildiğim kıymetli birçok yâr-ı can el'ân
Bu taştan atfeder zanneylerim dünyâya son im'ân...
Benim rûhum bu heykelden duyar hâmûş bin efgân!
Serîr-i saltanatlar devrilir, alt üst olur dünyâ;
Müşeyyed bürc ü bârülar düşer bir bir, bu taş hâlâ,
Zamânın dest-i tahrîbiyle, durmuş, eyler istihzâ;
Bütün mevcûda hâkim bir adem timsâlidir gûyâ.
Namaz kılındı; duâ bitti. Kârban, yoluna
Düzüldü taht-ı memâtın girip birer koluna.
Yarım sâat henüz olmuştu. Yolcular durdu;
Demek ki; komşusu dünyânın âhiret yurdu.
Cenâze indi omuzdan yavaş yavaş, sonra,
Sokuldu servilerin ortasında bir çukura,
Atıldı üstüne üç beş kürek kemikli çamur
Kabardı toprağın altında bir çıban, bir ur!
Evet, çıban, ki yatan duymuyorsa dehşetini,
Dönün de arkadakinden sorun fecâ'atini;
Sükûn içinde uyurken şu bir yığın toprak
İlel'ebed o küçük rûh çırpınıp duracak! ...
Mehmet Âkif Ersoy 1936 yılında öldüğü için bu eserin özgün metni kamu malıdır. Metin Vikikaynak aktarımından alınmıştır ve CC BY-SA 4.0 lisansıyla paylaşılır.
Âhiret Yolu Şiirinin Açıklaması
Şiir, bir mahallede kalkan cenazeyi baştan sona izler. Basık bir evin kapısında tabut durur; imam dua eder, Fatiha okunur ve cemaate merhumu nasıl bildiklerini sorar. Cemaat “İyi biliriz!” der ve imamın isteğiyle hakkını helâl eder. Cenaze kaldırılınca evden feryatlar yükselir; pencerelerde kadınlar ağlar, kardeşini, kocasını, dayısını, otuz yıllık iyi komşusunu kaybedenlerin sözleri duyulur. Babasının ne olduğunu soran küçük Remziye'ye “Baban... Öldü.” diyen Ayşe Hanım'a sitem edilir; cumbada beş yaşlarında, sarışın, yanakları yaşlı küçük kız görünür. Anlatıcı, cemaatin omzunda çalkalanan tabutu dalgalara düşmüş bir tahta parçasına benzetir: Geride ağlayan kadını, yetimin gözyaşını duymaz, görmez. Sokak dönülünce matem sesleri kesilir; taşıyanların sık sık değişmesi, sonsuzluğun (“bekâ”) yükünü insan omzunun üç adımdan fazla taşıyamadığı düşüncesini uyandırır. Cenaze musalla taşına varınca şiir, bu taşı yetimlerin donmuş gözyaşı, dünyanın matemi, ahiretin dünyadaki kürsüsü ve bir ibret dersi olarak anlatan dörtlüklere geçer; saltanatlar devrilse de bu taş yerinde durup zamanla alay eder. Namazdan sonra cenaze yarım saatlik yolla mezarlığa ulaşır, servilerin arasındaki çukura indirilir ve üstüne çamurlu toprak atılır. Şiir, toprağın bir çıban gibi kabardığını, yatan ölünün bu dehşeti duymasa da geride kalan o küçük ruhun sonsuza dek çırpınacağını söyleyerek biter.
Âhiret Yolu Ana Fikri
Ölüm herkesin varacağı kaçınılmaz bir duraktır; giden için matem kısa sürer, ama geride kalan yetimin acısı bitmez.
Teması
Ölüm ve geride kalanlar